Pazar, 15 Şubat 2015 10:31

Bebek ve Doğum Gündemi

Yazan 

Yine uzun bir ara. Ama bu sefer geçerli bir mazeretim var. Başlıktan da tahmin edebileceğiniz üzere gündemim değişti. Blogun da kaçınılmaz olarak yeni bir gündemi olacak tabi ki, Mine'nin yeni hayatının yeni bir safhasına giriyoruz.

Blogu diğer içerikler için takip eden bayanları hayal kırıklığına uğratmak istemem. Bu yüzden mümkün mertebe dengeli içerik politikasına devam etmeye ve burayı bebeklere boğmamaya çalışacağım :D 

Şu an 3. ayım doldu çok şükür. Malesef daha önce mide problemim olduğu için, bulantısı olmayan veya sabah olup geçen bayanların aksine tüm gün bulantı çeken ve çıkaran şanssız gruptanım. Yayınlanmamış yorum veya cevaplanmamış mail varsa bundandır. Şu an halen bulantılarım ve enerji yoksunluğum devam ediyor ancak iyi olacak inşallah.

Hamileliğimi öğrendiğim zaman ilk aklıma gelen şeyi size söyleyeyim: ben normal-doğal doğum yapmak istiyorum. Blogtan hamileliğimi duyurmayı düşündüğüm ilk andan itibaren üstüne yazmak istediğim konu da bu. O yüzden duyuru ile doğum yazımı bekleyemeden birleşik yazmaya karar verdim.

Bu çok zor bir konu, ülkemizde mayın tarlası. Çünkü artık çoğumuzun çevresindeki bayanların %80-90'ı sezaryen ameliyatı oluyorlar. Kimseyi üzmek, pişman etmeye çalışmak, yargılamak gibi bir amacım yok. Büyük de konuşmamak lazım zaten, ben de pekala sezaryen olmak durumunda kalabilirim, kendimi bu ihtimali de kucaklamak konusunda uyarıyorum. Sezaryeni sıradan bir doğum seçeneği olarak görmesem de tabi ki kötü bir şey değil, insanı daha az anne de yapmaz. Önemli olan bebeğin ve annenin sağlığı. Bu yazıyı yazmaktaki amacım, bir sistemi, bir düzeni eleştirmek ve daha iyiye gitmesi için geçmişteki değil gelecekteki doğumları konuşmak.

Size şöyle söyleyeyim: annemin Alman olması dolayısı ile ailemin yarısı Alman. Doğumlar da maşallah ailemin iki tarafında da var. Alman tarafımda sezaryen ameliyatı olan kimseyi bilmiyorum, Türk tarafımda da "doğum" yapabilen 1-2 kişi tanıyorum. İşte beni düşündüren manzara bu.

Türk kadını artık doğum yapamayacağına inanmış ve inandırılmış durumda. Şimdi en çok karşımıza çıkan nedenleri konuşalım ve 3 aydır yoğun yaptığım, daha önce de rast geldiğim okumalarımdan çıkardığım naçizane sonuçları paylaşayım:

- Çatı darlığı. En sık belirtilen neden. Artık kadınlar şehirli oldukları için vücutları değişmiş ve bu yüzden doğum yapamazlarmış. Çatı darlığının bu kadar yaygın olması(?) beni şüpheye düşürüyor. Sezaryen oranlarının %5-15 arasında seyrettiği avrupalılar bizden çok daha uzun zamandır şehirli yaşam tarzında değiller mi? Türk kadını ne kadar ofiste de çalışsa yine de ev işini, temizliğini kendi yapan, eğilen, çömelen, uzanan vs. kadınlar. Kaçımız bütün gün topuklu ayakkabılar ile plazalarda çalışıp hiç ev işi yapmadan yaşıyoruz ki? %80'imiz mi? Kaldı ki kalçalar daraldı ise bebekler de pekala küçülmüş olabilir, bu sonuçta bebek-anne uyumu ile alakalı. Tamam çatı darlığı var, ama bu kadar mı yaygın?

- Bebeğin kakasını yutması. Tabi ki bir risk. Ama yalnış bilinen sezaryen için şart bir neden olmaması. İnternette pozitif doğum hikayelerinden onlarca okudum, yani başarılı gerçekleşen normal doğum öykülerinden, sanıyorum ki normal doğumların yarısına yakınında zaten su içinde kaka olması durumu oluyor çünkü çok sık karşılaştım. Bu durum bebeğin kalp atışının daha iyi kontrol edilmesini ve doğumun mümkün olduğunca kısaltılmasını gerektiriyor.

- Kordon dolanması. Yine önceki ile aynı, başarılı hikayelerin daha azında da olsa boynuna kordon dolanmış olarak normal ve sağlıklı doğum yapılabiliyor, ebenin ve doktorun becerisinin önem kazandığı bir durum ama doğumu imkansızlaştırmaz.

- İri bebek. Resmiyette ağırlığı 4500 gram olanlar için sezaryen öneriliyor. Benim Amerika'da normal doğum yapan bir akrabamın bebeği 5 kilograma yakın doğmuştu. Bir de bizde nasılsa iri bebek denenlerin büyük çoğunluğu 3 kilo küsür doğuyor. Ultrason azımsanmayacak bir sapma payına sahip, unutulmamalı. 

- Bebeğin ters veya yan olması. Bebeklerin azımsanamayacak bir kısmı son haftalara ters gelebiliyor. Bebeği döndürmek için yapılabilecek çok çeşitli yöntemler var ama ülkemizde uygulanmıyor, internetten araştırabilirsiniz. Ayrıca dönmesi için biraz süre tanımak gerekiyor, yani bebeğin 38. haftada alınmasına şartlanmış olmamak ve onu 41. haftaya kadar beklemek ile çoğu bebek doğru yerine geliyor.

Eveeeet, süreden bahsettiğime göre beni sezaryen ameliyatının yaygınlığına karşı olmaya iten sebepleri açıklayabilirim. Tabi ki en başta sezaryeni ikiye ayırmak gerekiyor. Birincisi planlı sezaryen. Yani gel senin çocuğunu hamileliğininin 38. haftasında şu gün şu saatte karnından alalım. İkincisi ise doğum anında karar verilen zorunlu sezaryen. Ben tabi ki ilkinden konuşuyorum. Ama ikincisinin de başınıza gerçekten zorunluluktan geldiğinden emin olmanız için doğum öncesinde almış olmanız gereken kararlar var, sonraki yazımda.

Bence planlı sezaryen ile ilgili en büyük problem zamanına bebeğin hazır olmasına göre kendisinin değil bizim karar veriyor olmamız. Bize hep normal bir doğum 38-42. haftalar arası olur denmez mi? Yani 4 haftalık bir zaman aralığı var. Peki neden biz tüm bebeklerimizi 38 bilemedin 39. haftada aldırıyoruz? Ya o bebeği bıraksan 42. haftada doğacaksa? O zaman hazır olacaksa? Sanırım sebebi plasentanın miyadının dolması riskine karşın geç olacağına erken olsun deniyor. Çünkü ultrason cihazları kiloda olduğu gibi burada da yanılabiliyor. Anne de tam adet başlangıcını hatırlamıyor olabiliyor. 

Ama bu arada biz doğumun süprizini, heyecanını, bilinmezliğini kaybediyoruz. Bu beni üzüyor. Elbette ki doğum her zaman mutlu bir olay, bir kavuşma, ama doğaya biraz kendimizi bırakınca, herşeyi bizim kontrol etmemiz yerine o bizi kontrol edince daha coşkulu yaşanmıyor mu?

İkinci mesele bebekle annenin ten tene temasının en iyi ihtimalle bir yanak dokunmasına indirgenmiş olması ve ilk yarım saat içindeki emzirmenin yapılamaması. Normal doğumlarda kaka yutması durumu haricinde çoğu zaman bebek hemen annenin kucağına veriliyor ve durumuna göre o sırada emzirebilen bile var. En azından göbek kordonu kesilene ve annede varsa dikişler atılana kadar bebek annede olabiliyor. Doğumun en güzel anı bu zaten. Sezaryende ise malum önce sizi dikmeleri gerekiyor ki bebeğinizi kucağınıza alabilesiniz. 

Üçüncü sevmediğim şey, sanırım planlı sezaryen düşünenlerin çoğu daha önce hiç ciddi dikişle sınanmamışlar, vücudumun orta yerinde hem derimi, hem yağlarımı, hem en güçlü kaslarımdan bazısını, hem de en önemlisi rahmimi kestirecek ve iç organlarımı sarsıntı ile rahatsız edecek olmam. Böylesine büyük bir dikiş hiç kolay değil. Doğum sırasında ağrı çekmiyor olabilir insan ama ah o hissizlik bile göze alınası değil. Benim alnımdaki dikişten sonra beni en deli eden şey, aylarca süren hissizlik oldu. Düşünün, bir yeriniz kaşınıyor ama kaşıdığınızı hissedemiyorsunuz. Dikiş emin olun az bir şey değil. Normal doğumda ihtimal dahilinde olan vajinadaki küçük ve çok daha az katmandaki dikişi bununla karşılaştırma gafletine düşmeyiz umarım, kıyas götürmez.

Bir de bence doğumda, daha sonra unutacağın, 1-2 saatlik yoğun acıyı yaşamamak için tam da bebeğinle ilgilenmen ve yeni hayatına alışman gereken bir dönemde haftalarca sürecek bir zaafiyeti göze almak kârlı bir alışveriş değil.

Dördüncü beğenmediğim şey anestezi. Anestezi ah bayıldım ne güzel sonra uyandım kadar basit bir şey değil. Özellikle genel anestezi bir koma riski demektir. Ben ne zaman bir tanıdığımız ameliyata girecek olsa en çok anesteziden korkarım. Sezaryen risksiz sanılıyor. Ama sezaryen bir ameliyattır. Bu konudaki çalışmaların çoğunda okuduğum genel yargı bir sezaryenin risklerinin normal doğumun 3 katı olduğu yönünde. 

Peki, bize söylenen nedenleri sıraladım. Sezaryenin böylesine yaygın olmasının asıl sebepleri ne? 

Normal doğum uzun ve psikolojik bir süreç. Bununla ben sadece doğum sancısı ve doğumu kast etmiyorum. Normal doğum yapabilmek için emek sarf etmek gerekiyor, hem doğumdan önce, hem de doğum sırasında. Bu emeği de hem anne adayının, hem de sağlık personelinin vermesi gerekiyor.

Sanırım şöyle, bir kadın normal doğurmak için ya kendini tamamen doğasına bırakabilecek kadar "bilinçsiz, korkusuz" olmalı, ya da sürecin nasıl geçeceğini bilecek ve buna hazırlık yapacak kadar bilinçli ve çalışkan. İlki hemen anlaşılabilir, doğum doğal bir süreçtir ve hayvanlar nasıl ki doğada tek başlarına doğurursa insan da gerekince öyle bile doğurabilir. İkinci gruba gelince, doğumdan önce nefes egzersizlerini bilmek, sizi sancılarda rahatlatacak pozisyonları ve hareketleri öğrenmek, doğumu zorlaştırmamak için kilo alımına dikkat etmek, son haftalarda bolca yürümeye hazırlıklı olmak vb. vb. birçok ödevi var.

Sağlık personelinin vereceği emeğe gelince. Birincisi tabi ki öncesindeki eğitim. İkincisi de doğum anında anneye hem psikolojik hem de fizyolojik olarak onun duygularını gözeterek yardımcı olmak ve bu yardımı süre olarak ne kadar gerekiyorsa o kadar, sancı ne zaman başladıysa o zaman yapmak, bazen haftasonu tatilinde, bazen gecenin köründe. Yani işleri kolaylaştıran otomatikleşme ve duyarsızlaşmanın tam tersine, daha insani ve "yavaş" bir hizmet sunmaları gerekiyor. Bu da doğum sürelerini uzatan ve belirginsizleştiren ve dolayısı ile doğum başı maliyeti aslında arttıran bir durum.

Sezaryen yaygınlığında sadece maliyet ile davranıldığını söyleyecek ve doktorları suçlayacak kadar tek taraflı değilim. Doktorlar da artık bir kıskacın içindeler. Bir tarafta, yarı-bilinçlenmiş bir hasta ve hasta çevresi; diğer tarafta profesyonel bir işletme halini almış hastanecilik anlayışı. Yarı bilinçlenmiş ne demek? Bilirsiniz, eskiden mesela öğretmenlere eti senin, kemiği benim derdi aileler. Doktorların da işlerine karışılmaz, yargılarına gözü kapalı güvenilirdi. Olumsuz durumlar kaderden sayılırdı. Şimdi ise dengesiz biçimde tam tersine bir eğilim var. Artık doktorların kontrolü dışında da komplikasyon olabileceği unutuldu, her şeyden onlar sorumlu tutulur oldu. En küçük aksilikte kendilerine dava açan bir hasta çevresi var artık. Hastaneler ise özellikle sürekli yenilemeleri gereken tıbbi cihazların korkunç maliyetleri bir yandan onları sıkıştırırken, taze ve hızlı gelir elde etmek zorundalar. Ayrıca adlarına kesinlikle leke gelmemesi gerekiyor. Bu yüzden de doktorlar yönetim tarafından sıkıştırılabiliyorlar. Böyle bir kıskacın içinde daha uzun süren ve daha fazla bilinmezliği -risk değil bilinmezlik- olan normal doğumu tercih edebilmek için gerçekten idealist olmak gerekiyor.

Ben bir Türk kadını olarak doğurabilme, en azından deneyebilme hakkımın bana geri verilmesini talep ediyorum, her anne adayının da bu haklarına sahip çıkmalarını yürekten diliyorum. Kendi adıma, inşallah, doğum yapabilmek için gerekli hazırlıkları, çalışmaları, ödevlerimi yapmaya çalışacağım. İnşallah planlı sezaryen olmam, beni normal doğuma teşvik edecek doktorlar seçtim hep zaten. Doğum başladıktan, bebek gelmek istiyorum dedikten sonra da herhangi öngöremediğim bir sebeple sezaryen ameliyatı olmak durumunda kalırsam da hem benim hem bebeğin canı sağolsun. O noktadan sonra da biliyorum ki moralini bozmak sütünün gelmemesine, bebeğinle bağlanma problemi yaşamana vb. sebep olabiliyor, inşallah onunla da sınanmam.

Bir sonraki yazımda doğumun nasıl bir süreç olduğundan, onu kolaylaştıracak yöntemlere dair yüzlerce bayanın paylaştığı tecrübelerinden derlediklerimi sunacağım.

Allah herkese sağlıklı, sıhhatli, hayırlı evlatlar nasip etsin, ister doğumla, ister sezaryenle, ister kendi kanından, ister emaneten. Amin.

Okunma 6245 defa

11 yorum

  • Yorum Linki Selime Salı, 17 Şubat 2015 08:25 yazan Selime

    Geri dondugunuz icin cok mutlu oldum, hemde boyle guzel bir haberle. Rabbim hamileliginizdede dogumdada kolaylik versin. Imanli bir sekilde cocuklarinizi yetistirebilmeyi nasip etsin.
    Sizden gelen her turlu bilgi benim icin cok degerli, yeni yazilarinizida sabirsizlikla beklemekteyim :)

Yorum Ekle

Lütfen (*) ile işaretlenmiş olan gerekli alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olunuz. Temel HTML kodlarını kullanabilirsiniz.